Kadın denize bakan bir kayaya yaslanmış, elindeki kağıtlara durmadan bir şeyler yazıyordu.
Duyduğu tek ses denizin hırçınca savurduğu dalgalarının kıyıya çarpışıydı. Buğulu gözlerle izlediği denizi kıskanan rüzgara karşı koruyordu kağıtlarını. Yazdığı ya da yazmaya çalıştığı şeyler onun anlaşılmaz duygularıydı. Ve bu konuda o kadar cimrileşmişti ki kaleme bile “”yazıklarımı kağıda söyleme” diyebilecek durumdaydı. Ona kendine gelmesini söyleyecek bir arkadaşı yoktu. Yapayalnızdı. Sadece kalem biliyordu duygularını ve sanırım bazen de kağıt. Bunu biliyordu çünkü kalem ağzını sıkı tutmuyor gibiydi. Hatta ihanetinden dolayı vicdan azabı çekiyor olmalıydı ki bir süre yazamadı kalem. Kadın ona mürekkep doldurana kadar…

Bir dakikada beyninde kurduğu senaryolara, düşüncelerine şaşıyordu kadın. Kalem ve kağıdı ortak ettiğine göre biraz ileri gitmişti. Kendi kendine söylendi. Nasıl bir insandı o? Neden böyleydi? Neden herkes gibi, normal bir hayatı yoktu? Sonra durdu ve derin bir nefes aldı. “Anlamadım, sen benim hayatıma anormal mi diyorsun?” diye mırıldandı. Evet, bu defa fazla ileri gitmişti. Kim kendiyle kavga ederdi ki?
Kağıtları özenle çantasına koydu. Ayağa kalkıp etrafına bakındı. Bir sürü insanın alışveriş yapıp sohbet ettiği bazen kahkahalarla güldüğü o yere, şehrin merkezine mi gitmeliydi. Hayır bunu istemiyordu. Bunun yerine insanların nadiren uğradığı hatta kimilerinin önünden geçmemek için yolunu değiştirdiği o bahçeye gidecekti. Düşündü. Evet kararını vermişti. Hızlı adımlarla ilerlerken çantasından uçan küçük bir kağıdı yakalamaya çalıştı. Fakat rüzgar yine ona oyun oynuyordu. Vazgeçti. O sessiz bahçede daha güzel yazılar yazabilecekti nasıl olsa.
Adımını bahçeye atar atmaz, bahçeyi çevreleyen çitler uzamaya başladı. Kimsenin içeriyi göremeyeceği kadar yükselip durduğunda kadın başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bu şekilde daha güzel gözüküyordu. Mavi içinde bembeyaz bulutlar… Etraftaki çiçekler kadını söyledikleri şarkılarla kendilerine çağırıyor, sanki bir yarışmadaymış gibi kadının hangi çiçeği seçeceğine bakıyorlardı. Elma, armut ve çilek ağacı aralarında fısıldaşıyordu. Kadın konuşmalarına şaşırmamış, çileklerin ağaçta olmasına şaşırmıştı. Çilek ağacı başka yönden de dikkat çekiciydi. Gövdesinde kocaman kırmızı bir kapı gıcırdayarak açılmıştı.

Bütün bunlar olurken olduğu yerde kalmıştı kadın. Bunların hayal olduğunu bilmesine rağmen her şeyin böyle kalmasını istiyordu. Kapının kocaman bir kütüphaneye açıldığını hayal etti. İstediği her yazardan ve her dönemden kitaba kolayca sahip olabildiği bir kütüphane.
Gözlerini kapatıp kafasını iki yana salladı. Açtığındaysa kurumuş yaprakların yerlerde uçuştuğunu, örümceklerin ağaçlar arasında sallanan ağlarını, kedilerin bağırışları ve farelerin kaçışları arasındaki tozlu bahçeyi gördü. Buraya gelirken kurduğu hayalleri boş verip sessizliğin bile olmadığı bu yere insanların neden gelmediğini anlamıştı.
Bütün her şey tabii ki hayaldi.
Kim görmüş çitlerin uzadığını, çileğin ağaçta olmasını geçelim. Çiçeklerin şarkı söylediğini ya da ağaçların miyavladığını…Kafası gerçekten karışıktı. Bunların hepsini kağıda dökmek onu gerçekten sıkıyordu. Çok saçma geliyordu çünkü. Sadece morali bozukken yazı yazabilmek moralini daha da bozuyordu.
Sonuç olarak her şeyin sonu olduğu gibi hayalleri de son bulmuştu. Onun yerinde olsam kapının ardına bakardım. Eminim harika bir kütüphane vardı.
Yaprakların arasına oturup ağaca yaslandı ve elindeki kağıda şunları karaladı: ” Her şeye yeniden başlamak, yeni hayaller demek. Bunu yapacağım. Çünkü hayallerimle mutluyum. Hayallerimle yaşıyorum ve yaşayacağım.”