Yazmak; zor zamanlarımı atlatmamda yardımcım, içimdeki karanlığın dışa vurumu ve genelde depresif ruh halimin yansımasıdır. Dışarıdan inanılmaz neşeli görünsem de içimde inanılmaz kasvetliyimdir. Bu durumu seviyorum çünkü bazen sosyalliğimi bazen üretkenliğimi besliyor Bu halimi fark edişim ergenlik yıllarıma denk geliyor. İçimde sürekli mutsuz olan bir taraf vardı o dönemlerde, beni yazmaya iten yönüm bu depresif yönümdür. Uzun süre yazmıyorsam bilin ki bu ruh halimi tetikleyecek bir olay yaşanmamıştır veya yaşandıysa bile onu dışa vurmak için uygun bir ortam yakalayamamışımdır. Böyle anlatınca kontrol edilebilir, planlı bir durum gibi anlaşılabilir ama tam olarak öyle sayılmaz.
Bunun yanı sıra bir diğer yanım deli dolu, eğlenceli hatta biraz fazla neşeli . Bazen neşem diğer insanların canını sıkar. Ama ne yapabilirim, dizginlemekte zorlanıyorum.
Kardeşim benim tam tersim gibi görünse de bi anlamda, bence o da benim gibi. Neşeli, mizahı iyi kullanır ama aynı zamanda depresiftir. Yalnız, benim neşeli anlarım çoğunluktayken onun depresif anları daha çoğunluktadır. Bu nedenle daha ağır, efendi, oturaklı görünür.
Kasvetli ve depresif ruh hali bir girdap gibi. İçine girdiğinizde çıkmak gerçekten zor. Hüzünlenmekten bazen garip bir zevk alıyorum. Beni derinden etkileyen hatta ağlatan kitaplar okumak örneğin… Bu içimde biriken duyguların dışa çıkması için bir yol gibi, içsel bir boşalım mı desem yoksa rahatlama seansı mı? Şu sıralar Yu Hua’dan Yaşamak’ı okuyorum. Ve anlatmak istediğim durumu bana katbekat yaşattı. Basit bir dille yazılmış, sıradan bir hayatın etkileyiciliği.
Zaman zaman fark ettiğim bir gerçeği hatırlatan bir kitap oldu; yaşamın acılara gebe oluşu. Ve insanın bu acıları kabullenmekten başka çaresinin olmayışı gerçeği.
…İşte öyle bir şey. Hani eski bir resme bakarken, hani yılları sayar da insan…
Benim için de kitap okumak ve bir şeyler yazmak, işte böyle bir şey. Biraz iyileştiriyor, biraz kendime yaklaştırıyor, biraz kabullenişimi kolaylaştırıyor.
Bu arada Yaşamak’ı tavsiye ediyorum. Çok ağladım, evet. Çünkü ana karakter bazen öyle sade anlatıyor ki hayatını; abartmadan, fazla dramatize etmeden. İşte o sıradanlık veya kabulleniş hali insana dokunuyor galiba. Söyleyeceklerim bu kadar, lütfen okuyun.
“Ölüme rağmen yaşamak ve sevmek gerektiğini hissediyordu.”
Anna Karenina’da bu sözü söyleyen kişi Lenin. Kiti’ye olan aşkı ve Rusya halkının aksine kilise’ye ve onun öğretilerine inanmayışıyla tanıyoruz Lenin’i. Hayat için heyecanının aşk ve evlilikle artacağını, tamamlanacağını hissediyordu. Gerçekten de bazen ölmeye doğru yaşıyor olduğumuz gerçeğiyle yüzleşiyorum ve kendimi büyük bir anlamsızlığın içinde hissediyorum tıpkı Lenin gibi.
Ölüm her yerde ve her an. Buna rağmen, yaşama gücü bulmak enteresan değil mi? İnsanlar sevdiklerinin yokluğuyla mücadele ediyorlar tek başlarına. Bununla yaşıyorlar, içlerinde çok büyük bir acı ile. Hissettikleri acının ruhsal olduğu kadar fiziksel belirtileri de oluyor. Bir arkadaşım bu acıyı şöyle tarif etmişti: Uyanıyorum vücudum zonkluyor hastaymışçasına, uyuyorum uyanıyorum ve aynı şeyi yaşıyorum.
Kayıplar herkes için zor, baş etme yöntemleri herkes için bambaşka. Ancak eğer kaybettiğiniz kişiyle aranızdaki ilişki çatışmalı bir ilişkiyse, ne onunla ne onsuz olabiliyorsanız; o yanınızdayken yaşananlar ve söylenenler bir pişmanlık olarak içinizde yaşıyor sizinle birlikte. Yokluğun ağırlığının yanında bir yük daha oluyor. Sonra… Sonra bir şekilde, mecburen, devam ediyorlar yaşamlarına. Zaman zaman acı çekerek ama bir şekilde.
Yalnızca başkalarını kaybetme ihtimali değil, kendi ölümümüze rağmen de yaşıyoruz. Her an ölebileceğimize rağmen yaşadığımız gelecek kaygısı bazen o kadar komik geliyor ki. Trajikomik. Yine de kafamızda birçok planla, yarınlar için çabalıyoruz. İçimizdeki bir güç bizi buna mecbur bırakıyor. Nietzsche buna güç istenci demiş. Her türlü hareket, eylem ihtiyacı. Aslında temelde birçok şeyi açıklamak için kullanmış bu kavramı. Duyunca ilgimi çekti. Güç istenci. Bana Sigmund Freud’un Libido kavramını hatırlattı. Günümüzde cinsellik bağlamında kullanılan bu kelimeyi Freud, yaşam enerjisi anlamında kullanmış aslında. Libido; Davranışların temelini oluşturan cinsel güdü. TDK’nin tanımına bakıp neden böyle bir dönüşüm yaşamış olduğu da düşünülmeye değer bir konu. Sanırım bu Freud’un insanı yorumlayışının etkisiyle bu şekilde anlaşıldı. Hayatın itici gücü cinsellik midir, yaşam enerjimiz bizi yalnızca çoğalmaya yöneltmekte midir?
Bu yazının başına geri dönelim; ölüm olmasaydı yaşamak nasıl olurdu? Bununla ilgili de daha sonra yazacağım.
Kendime yabancılaştığımı hissedip acı çektiğim bir gece, yine bir şeyler karalıyordum günlüğümsü defterime. Günlük demek ne kadar doğru olur bilemiyorum çünkü gün gün neler yaptığımı yazmaktan ziyade içimi döktüğüm genelde huzursuz, depresif anlarımda sığındığım bir yer benim için. Bunu uzun zamandır da yapıyorum. Zannediyorum en eski defterimi yazarken yaşım 11 civarındaydı. Her neyse yazmaya başladım bir şeyler, ne gelirse aklıma hızlı hızlı yazıyorum. Güzellik kaygım da var; estetik yazayım ve anlamlı cümleler olsun anlaşılsın yazılarım istiyorum. Zihnimden düşünceler hızla akarken kalemim ona yetişemeyince yazım istemsizce çirkinleşiyor her seferinde.
Önceleri yazdıklarımı kimsenin okumasını istemezdim. Kilitli defterler alırdım aslında saç tokasıyla bile kolayca açılabilen. Şimdi ise yazarken aklımda hep ‘ölmek’ düşüncesi var. Ben ya çok yaşlıyım ya da ölmüşüm ve defterlerim çocuklarıma torunlarıma kalmış. Arkamdan diyorlar ki, ne çok sakınırdı bizden bunları, kitaplarını… Bak ne oldu şimdi.
Bu kısma emoji koymak istiyorum. Bir gülen surat bırakabilirim aslında. Ama bunu yaparkenki kaygım da yine tam anlaşılamayacak olmak. Espri yapıp sonuna şaka, demek istiyorum. Çünkü ya yanlış anlaşılırsam. Ne olur ki en kötü?
Evet son zamanlarda ise yazarken aklıma ölüm geliyor. (Sadece yazarken değil orası ayrı) Sanki birileri yazdıklarımı er ya da geç okuyacak ve beni oradan tanıyacaklar: “Aslında böyle biriymiş.” diyecekler. Sanki.
Sonra yazmayı bıraktım ve eski defterlerimi kurcalamaya başladım. O zamanlar nasılmışım diye meraklanarak. Gördüklerim daha doğrusu okuduklarım karşısında gerçekten şaşırdım. Çok uzun zaman olmuştu açıp bakmayalı onlara. Az önce yazdığım satırların bire bir benzerini okudum desem siz de şaşırır mısınız?
Okuduğum defter lise yıllarıma aitti. Aynı cümleler. Aynı sitemler. Aynı sorgulamalar… Nasıl olur diye düşündüm. Aradan 8-9 yıl geçmiş. Ben bir şeyleri çözememişim. O zamanlar yazarken içimden bir ses ben bu melankolik ruh halini seviyor muyum yoksa bu sadece ergenlikten mi kaynaklanıyor diye sorgulardı. Hep geçeceğini düşündüm. Yetişkin olduğum zaman (böyle bir zaman ayrımı varsa tabii) bu durum düzelecek ve ben bu huzursuzluktan, iç sıkıntımdan kurtulacağım.
Kurtulamamışım.
İşin enteresan yanı bunu içselleştirmişim. Dışarıya yansıtmıyor oluşuma bugün değinmeyeceğim. Aynı cümleleri kurduğumu fark ettiğim an benim için zihnimde birkaç pencere açıldı. Bunlardan biri az önce bahsettiğim melankolik olmayı seviyor oluşum. Bir diğeri de: İnsan 8 yılda hiç mi değişmez? düşüncesi.
Felsefeye hep bir merakım vardı. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir cümlesi üzerine uzun uzadıya düşündüğüm günler, Bir insana ceza vermenin etik açıdan yanlışlığı hakkında (çünkü o kişi artık suçu işleyen kişi değildir; suçu işleyen kişi geçmişte kalmıştır vs.) anlatılan tezleri okuduğum günler geldi aklıma. Bir yandan da şunu düşünüyorum; zihnimde konuşan ben, iç sesim yıllardır böyle biri. Değişiminin farkında değilim. Ya da gerçekten değişmiyorum. Çok eskilere gittiğimde de bunu görmüş oldum yeniden. Son birkaç yıldır kendimi ne kadar geliştirdim ki?
Yeni farkındalıklar oluşturup biraz gelişmek istiyorum. Umarım başarabilirim ve torunlarım benim sadece olumsuz cümlelerimi okumak zorunda kalmazlar. ( Yine bir emoji koyma isteğimi durdurduğum nokta.)
Benim için yola çıkma vaktiydi. Bunu içimde hissettim ve aniden bilet aldım. Bir tren bileti bu ve tek yön. Aralık’tayız. En sevdiğim ay olur kendileri. Doğduğum ay olması nedenlerinden biri elbette. Bencil biriyim ben. O kadar önemserim ki doğduğum günü. Çok özel hissederim. Ya da hissederdim. Bu ayı sevmemin diğer bir nedeni lapa lapa yağan kar. Yaşadığım yerde genellikle aralıkta başlıyor kar yağışları. Etraf o kadar güzelleşiyor ki… Birden büyülü bir şehre dönüşüyor, bembeyaz ve daha sakin bir şehir. Şimdi ise biraz uzaklaşmak istediğim bir şehir.
Gitmekte olduğum yer trenle yaklaşık 6 saat uzaklıkta. Kalacağım evi ayarladım bile. Daha önce hiç gitmediğim bir şehir olmasını özellikle istiyorum. Yeni keşifler yaşamak için. Bir iki dostum var ve onlara bu durum garip geliyor. Birden ortadan kayboluşlarım yani. Ancak alışmaya başladılar. Henüz hiç telefonum titremedi. Önceden olsa mesajların ardı arkası kesilmiyordu. Bense inatla yanıtlamıyordum. Evet aynı zaman da biraz inatlık var. Eski sevgilim bunu duysa “biraz mı?” derdi. Ancak bu inatlığın da bir sebebi var. Geldiğim yerden haberler almak istemiyorum gittiğim yerde. Sadece almak da değil kendimden haber vermek de istemiyorum. Her şeyimle gitmek istiyorum. Terapistim şu an “Kaçmak istediğin şey nedir sence?” diye sormuştu bile. İlk akla gelen şey bu mu?! Belki de kaçmıyorum, belki de kovalıyorum bir şeyleri. Anları, mevsimleri, farklı kültürleri, insanları arıyorum.
Penceremde muhteşem bir kış mevsimi var. Önümde zihnimdekileri not aldığım defterim, yarıya dahi gelemediğim kitabım var. Bense manzarayla baş başayım. Ağaçlar geriye doğru hızla akarken beni de götürüyorlar geriye. Bazı anılara gidiyorum. Önce kocaman bir çınarın altında yaptığım bir piknik. O andayım. Yanımda hayatımı onunla geçirmek için inanılmaz bir heyecan ve istek duyduğum o adam var. İkimiz için moka potta kahve demliyor. Ara ara başını kaldırıp gözlerimin içine bakıyor, nasıl hissettiğimi anlamaya çalışıyor. Açık sözlü biri, soruyor direkt : “Mutlu musun benimle?”
Başımı aşağı yukarı sallayarak yanıtlıyorum onu. Kahveyi bardaklara döküyor dikkatlice. Ben yapsam kesin yere dökerdim diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Sırtımızı çınara yaslıyoruz, kolunun altına giriyorum. Evet, mutluyum onunla.
Düşüncelerime geri dönmek istemiyorum. Kitap okursam daha iyi hissederim. Dolaşırken öylesine girdiğim bir kitapçıdan aldığım bir kitap bu. Aslında pek bana hitap etmiyor. Ama bitirmek için inatlaşıyorum -yine- Popüler kültür kitabı. Beni almaya iten şey neydi peki? O gün moralim inanılmaz bozuktu. İnsanlarla kolay ilişki kuramıyorum. Samimi olduğum birkaç kişi de o ara benimle çatışmaya yemin etmiş gibiydiler. Böyle zamanlarda alışveriş yaptığımı terapide fark ettim. Bir şey alıp kendimi mutlu etmeye çalışıyorum. Öyle kıyafet, ayakkabı, aksesuar değil aldığım şeyler. Kitap, defter, kırtasiye ürünleri.
O gün de piyango bu kitaba vurmuş. Elime alıp arkasını çevirdim. Fazla pozitiflik saçan bir dili var. Farkındalık, biraz çaba ve hop muhteşem şekilde değişim geçiren bir kadın ve onun hayatı. Bu gerçekdışı zırvalamalar peşi sıra gelen hayalperestlik içimi sıkıyor. Yine bir güne gidiyorum. Bir kafede oturuyoruz: suçlanıyorum. Gerçekçi düşünememekle. Duygularımı hayatımın merkezine koymakla suçlanıyorum. Anlayışlı olmamakla, kendimi düşünmekle, olayları doğru algılayamamakla suçlanıyorum. Bu suçlamalar git gide artıyor. Gözlerindeki hayal kırıklığı kalbimi acıtıyor. Beni sevmiyor. Söylediği her cümle benim için bu anlama geliyor. Kafam allak bullak oluyor. Kendimi aptal gibi hissediyorum. Başlarda kendimi savunup duruyorum. İşe yaramak bir yana daha beter oluyor her şey. Kendimi değersiz hissediyorum. Onun dediği şeyleri yapmayı denemeliyim. Çünkü kaybetmek istemiyorum. Çıkmazda hissediyorum. Deniyorum ama olmuyor. Kendi isteklerim dışında bir şey yapmak benim için çok zor. İstediğim şeyi yapmalıyım bu hayatta. Evet, bencilim. Buna o gün ikna oluyorum.
Göremediğim şey tam olarak ne? Bu ilişkiyi bitiren, başlarda olmayan… Beni tanıması mı? Her şeyimi bilmesi, bakış açımı öğrenmesi, düşünme yollarımı anlaması. Bunları sığ bulması kendimi aşağılanmış hissettiriyordu. Bana farklı davranma seçeneği vermiyor oluşu beni ondan uzaklaştırıyordu. Beni hiç tanımayan birine istediğim şekilde kendimi yeniden tanıtabileceğim düşüncesi bir kaçış yolu gibi geliyordu. Onun beni tanıdığını söylediği halimi sevmiyordum. Kendimi mi gösteriyordu bana? Öyle biri miydim gerçekten? Bunu kabullenmek o kadar zordu ki. Çatışmalar artmaya devam etti. Sadece o kafeyle sınırlı kalmadı. Yolda, yemekte, evde… Sonunda beni bırakan da o oldu. Ben bırakamadım, onunla mutlu olduğum anılar buna engeldi nedense.
İstasyona yaklaşıyoruz. Bir yerlere bağlanmak, bir insana bağlanmak eskisi kadar huzurlu hissettirmiyor. Eskisi kadar ne huzurlu hissettiriyor, onu henüz keşfedemedim. Belki de arayışım bunadır.
Kahvesinden bir yudum aldı. Etrafı incelemeye devam ederken hiç acelesi olmayışının keyfini hissetti. İşi yoktu akşama dek. Çevresindeki herkesin ise bir hayli vardı. Kafalarını kaldıracak dakikaları yoktu bu insanların. Boşluklarında dahi kafaları eğikti. Neyin peşindeler diye düşündü. Okurum diye getirdiği kitap masanın üzerinde öylece duruyordu. Hikaye atmayı ihmal etmeyişine güldü. Tolstoy, Anna Karenina.
Etraftaki her şey çok tanıdık. Benzer dekorasyonlar hakim son zamanlarda. Ahşap, bej tonları. Bir şey çıkıyor. Herkes aniden o şeyin hastası oluyor. ” İşte ben buna bayılıyorum, bu tam benim tarzım. Çok havalı. ” Hayır bu herkesin tarzı. Sen diye bir şey yok. İçini bir umursuzluk kapladı. Bir kişiye odaklanıyor, inceliyor. Sonra diğeri, diğeri. Hiçbir farklılık ve gizem yok. Herkes birbirinin aynı. Ruhsal bozuklukları olanları biraz daha enteresan buluyor. Kahvesi soğumuş o bunları düşünürken. Soğuk kahve, berbat. Özellikle filtre soğuyunca hiçbir şeye benzemiyor. Kulaklığını taktı. Hesabı ödeyip çıktı. Bir şarkı seçmeye çalışıyor. Liseden bir arkadaşını gördü uzaktan. Uzaktan insanları tanıma yeteneği var. Selam verebilmesi için birbirlerine doğru 3 dk yürümeliler. Bu hoşuna gitmedi, yolun karşısına geçti. Bir müzik seçti.
No Clear Mind- Alone and Together
Derin bir iç çekti. Sık yaptığı bir şey bu. Sanki yetersiz oksijen varmışçasına. İyice göğsünü şişirerek nefes almak. Yol uzayıp gidiyordu. O ise müziğe odaklanmıştı, yürüyordu. Ne istediğini bilmeden. Kararsızlık içinde. Pişmanlıkları… Anlaşılmayışları. Bir türlü derdini anlatamayışı. Birden gözlerinin dolduğunu fark etti. Ne kadar ufak şeylere üzülüyordu.
Çalıştığı yerde, yaşadığı apartmanda, gittiği markette arkadaşlarıyla o kadar gülerdi ki oysa. Neşeli biri o. Öyle bilinir. Seninle olan yaşlanmaz lafını kaç kişiden duymuştur. Durduk yere bir şeyler ona komik gelir ve o kadar güler ki…
Durduk yere ağlamak istediği anlarsa genelde yalnızken oluyor. Bir rahatlama geldi. Ağlaması bile zorlama aslında, sıkıyor kendini istemsizce. Yine de şimdilik bu yetecek ona. Bir sonraki yalnızlığına dek.
Hiç şikayetçi değil yalnızlıktan. Yanlış anlaşılmasın. Seviyor bu anları. Rahatlatıyor onu, günlerce kahkahalarıyla bastırdığı duygularını ufak ufak boşaltıyor işte. Şimdi bir parka girdi. Kitabını gerçekten okumak için çıkartıyor.
Yeni yılda 21 kitap okumak istiyorum. Hedefim gerekçi mi yoksa ulaşması biraz zor bir hedef mi, emin değilim. Seçtiğim kitaplarla da ilişkili bir konu bu. Birkaç ay elimde süründüreceğim kitaplar olabilir. Su gibi akıp gidecek birkaçı.
Amacım 21’e ulaşmak. Bu uğurda belirlediğim kitap beni çok oyalıyorsa veya hoşuma gitmediyse bırakıp onun yerine bir yenisini ekleyebilirim. Tamamen kendime göre yaşayacağım süreci. Kurallar ilerleyen aylarda değişebilir.
Bu şekilde netleştirmek yapmak istediklerimi resmiyete dökmek gibi aslında. Söz uçar, yazı kalır denir ya. O mesele. Yazdığımda netleşiyor, yazdığımda gerçekleştirmem daha olası hale geliyor. Ya da tamamen öylesine işte. Belki okuduklarım üzerine incelemeler yaparım ama onu 1000Kitap ‘da paylaşabilirim. Şimdi listeme geçelim. Son iki kitabı yıl içerisinde ani bir şekilde seçmek istiyorum.
1- (Hali hazırda devam ettiğim) Dorian Gray’in Portresi
Kadın denize bakan bir kayaya yaslanmış, elindeki kağıtlara durmadan bir şeyler yazıyordu.
Duyduğu tek ses denizin hırçınca savurduğu dalgalarının kıyıya çarpışıydı. Buğulu gözlerle izlediği denizi kıskanan rüzgara karşı koruyordu kağıtlarını. Yazdığı ya da yazmaya çalıştığı şeyler onun anlaşılmaz duygularıydı. Ve bu konuda o kadar cimrileşmişti ki kaleme bile “”yazıklarımı kağıda söyleme” diyebilecek durumdaydı. Ona kendine gelmesini söyleyecek bir arkadaşı yoktu. Yapayalnızdı. Sadece kalem biliyordu duygularını ve sanırım bazen de kağıt. Bunu biliyordu çünkü kalem ağzını sıkı tutmuyor gibiydi. Hatta ihanetinden dolayı vicdan azabı çekiyor olmalıydı ki bir süre yazamadı kalem. Kadın ona mürekkep doldurana kadar…
Bir dakikada beyninde kurduğu senaryolara, düşüncelerine şaşıyordu kadın. Kalem ve kağıdı ortak ettiğine göre biraz ileri gitmişti. Kendi kendine söylendi. Nasıl bir insandı o? Neden böyleydi? Neden herkes gibi, normal bir hayatı yoktu? Sonra durdu ve derin bir nefes aldı. “Anlamadım, sen benim hayatıma anormal mi diyorsun?” diye mırıldandı. Evet, bu defa fazla ileri gitmişti. Kim kendiyle kavga ederdi ki?
Kağıtları özenle çantasına koydu. Ayağa kalkıp etrafına bakındı. Bir sürü insanın alışveriş yapıp sohbet ettiği bazen kahkahalarla güldüğü o yere, şehrin merkezine mi gitmeliydi. Hayır bunu istemiyordu. Bunun yerine insanların nadiren uğradığı hatta kimilerinin önünden geçmemek için yolunu değiştirdiği o bahçeye gidecekti. Düşündü. Evet kararını vermişti. Hızlı adımlarla ilerlerken çantasından uçan küçük bir kağıdı yakalamaya çalıştı. Fakat rüzgar yine ona oyun oynuyordu. Vazgeçti. O sessiz bahçede daha güzel yazılar yazabilecekti nasıl olsa.
Adımını bahçeye atar atmaz, bahçeyi çevreleyen çitler uzamaya başladı. Kimsenin içeriyi göremeyeceği kadar yükselip durduğunda kadın başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bu şekilde daha güzel gözüküyordu. Mavi içinde bembeyaz bulutlar… Etraftaki çiçekler kadını söyledikleri şarkılarla kendilerine çağırıyor, sanki bir yarışmadaymış gibi kadının hangi çiçeği seçeceğine bakıyorlardı. Elma, armut ve çilek ağacı aralarında fısıldaşıyordu. Kadın konuşmalarına şaşırmamış, çileklerin ağaçta olmasına şaşırmıştı. Çilek ağacı başka yönden de dikkat çekiciydi. Gövdesinde kocaman kırmızı bir kapı gıcırdayarak açılmıştı.
Bütün bunlar olurken olduğu yerde kalmıştı kadın. Bunların hayal olduğunu bilmesine rağmen her şeyin böyle kalmasını istiyordu. Kapının kocaman bir kütüphaneye açıldığını hayal etti. İstediği her yazardan ve her dönemden kitaba kolayca sahip olabildiği bir kütüphane.
Gözlerini kapatıp kafasını iki yana salladı. Açtığındaysa kurumuş yaprakların yerlerde uçuştuğunu, örümceklerin ağaçlar arasında sallanan ağlarını, kedilerin bağırışları ve farelerin kaçışları arasındaki tozlu bahçeyi gördü. Buraya gelirken kurduğu hayalleri boş verip sessizliğin bile olmadığı bu yere insanların neden gelmediğini anlamıştı.
Bütün her şey tabii ki hayaldi.
Kim görmüş çitlerin uzadığını, çileğin ağaçta olmasını geçelim. Çiçeklerin şarkı söylediğini ya da ağaçların miyavladığını…Kafası gerçekten karışıktı. Bunların hepsini kağıda dökmek onu gerçekten sıkıyordu. Çok saçma geliyordu çünkü. Sadece morali bozukken yazı yazabilmek moralini daha da bozuyordu.
Sonuç olarak her şeyin sonu olduğu gibi hayalleri de son bulmuştu. Onun yerinde olsam kapının ardına bakardım. Eminim harika bir kütüphane vardı.
Yaprakların arasına oturup ağaca yaslandı ve elindeki kağıda şunları karaladı: ” Her şeye yeniden başlamak, yeni hayaller demek. Bunu yapacağım. Çünkü hayallerimle mutluyum. Hayallerimle yaşıyorum ve yaşayacağım.”
Yeniden o kaygısız günlerde olduğum ‘ben’ olmak istiyorum.
Hayattan keyif aldığım, kahkahalarla güldüğüm o günlerdeki gibi. Geçmişe inanılmaz bir özlem duyuyorum ve bunun çok acı bir şey olduğunun da farkındayım. Kafamdaki bu düşünceler bazen beni boğuyor. Bu negatiflik ve çaresizmişçesine geçmişi düşleyip hiçbir şey yapmamak. Bunları düşünmek için henüz gencim diyorum bazen.
Allak bullak oluyorum. Bir yanım hayatımı yoluna koymak isterken diğer yanımın ayağa kalkacak mecali bile yok. Bir yanım anlayışlı, sırtımı sıvazlıyor zaman zaman, diğer yanımsa acımasız bir eleştirmen ve hiçbir şeyi hak etmediğimi düşünüyor.
İçimdeki bu savaştan yoruldum. Zaman geçip giderken ilerde bu anlar için pişmanlık duymayacağım bir hayat yaşayamıyor oluşumun huzursuzluğuyla cebelleşiyorum.
Romantik ilişkilerimizin ilerleyişi bilinçli bir süreç midir? Kimlere bu şekilde bir yakınlık duyduğumuz, kimlerle romantik ilişkiler yaşadığımız; partner seçimlerimiz bilinçli midir acaba?
Aşk kelimesinin kökenine baktığımızda Arapçaya ulaşıyoruz. Anlamı şiddetli, yakıcı sevgi. Bazı kaynaklarda ise “sarmaşmak” ve “sıkıca sarılmak” anlamlarına rastladım. Birçok kültürde aşk çok güçlü bir duygu olarak betimleniyor, karşı konulamaz… Neredeyse her kültürün de aşk üzerine bir efsanesi, sözlü edebiyatına işlenmiş destansı bir hikayesi var. Bu hikayelerde kişiler , isimler değişse de alt metnin çok benzer olduğunu görüyoruz.
Tüm bu aşklarda dikkat çekici ortak bir nokta var ; “kavuşamamak”. Sanırım bu duygunun bu kadar şiddetli oluşu da buradan geliyor. Tamamlanmamışlıktan… Belki de hiç gerçekleşmemiş olan hayallerin yoğunluğu aşkı büyülü bir şey gibi gösteriyor. Son yıllarda ise birçok kişi aşkın bir görme kusuru olduğunu kabul etmiş durumda. Tam burada bu yazının başında da sorguladığımız noktaya yaklaşıyoruz. Ne kadar bilinçli bir düzeyde yaşanıyor tüm bunlar?
Freudyen bakarsak aşk dürtülerin doyuma ulaşma çabasıdır. Klein ise içsel aşk nesnesi için -her zaman yaptığı gibi- ‘ anne ‘ demiştir. Gelecekteki ilişkilerimizi belirlemede kritik bir önem taşıdığını söyler, bir insanın gelecekteki partnerini sevebilmesinin ön koşulunun doyurucu ve samimi bir anne ilişkisi olduğunu ortaya atar. Gerçekten de düşündüğümüzde anne ile ilk temaslarımızda ,şanslıysak, doyuruluyoruz. İsteğimiz çok kısa süre içinde gerçekleşiyor. Hem de çabasız ulaşıyoruz. Bu cennet kavramına ne kadar da benziyor. O halde ilişkilerimizde de bunu arıyor olabilir miyiz? “Kayıp cennet arayışı”. İsteğimiz yeniden karşılansın istiyoruz tıpkı o zamanlardaki şekilde.
Nasıl bir ebeveynle büyüdük? En yakınlarımız , ilk bağlanmalarımız(anne-bebek) bize nasıl bir ilişkiyi öğretti? Tüm bu soruların cevapları nasıl bir ilişki ve partner aradığımızın da cevabı olabiliyor.
Katıldığım bir seminerde şöyle bir cümle ilgimi çekmişti; Herkes kayıp cennetini aramıyor elbette çünkü herkesin ilk çocukluğu cenneti anımsatmaz. Örselenmiş, ihtiyaçları karşılanmamış çocuklar belki de kayıp cehennemlerini arıyorlardır.
Bugün de son birkaç gün olduğu gibi başladı. Erkenden kalkıp hazırlandı. Çantasını kontrol etti. Cüzdanı, akbili, kulaklığı ve minik not defteri. Tamam, dedi. Telefonunu ceketinin cebine koydu. Son okuduğu kitabı koltuğunun altına sıkıştırıp sokağa çıkacakken yağmurun sesini fark etti. Kısa bir tereddütün ardından kitabını ceketinin içine sokup hızla dışarı çıktı. Hava henüz aydınlanmamıştı.
Evinin tam karşısındaki pastaneden her zamanki gibi ezine peynirli bir sandviç aldı. Çantasına sıkıştırıverdi. Hızlı olmayan adımlarla durağa doğru yürürken aslında otobüse binmek istemediğini hissetti. Ilık esen rüzgar uykusunu her geçen dakika daha da açarken içinde müthiş bir yürüme isteği duyuyordu. Çok sevdiği yağmur sesi eşliğinde yürüyor ve bir yandan ceketinin içindeki kitabı kaymaması için yukarı çekiştiriyordu. Derin bir nefes aldı. Dışarıdan oldukça sakin, kendi halinde belki biraz neşeli bir kız gibi duruyordu. İçeriden nasıl olduğunu aslında o da tam olarak bilmiyordu.
Gün içini huzurlu doldururcasına ağarırken yağmur da kesildi. Yürüdüğü yol ne düz ne de bayırdı. Çevresinde ağaç da yoktu. Sadece işe gitmek için yola çıkmış, mekanikleşmiş hareketleriyle yürüyen veya araç kullanan insanlar vardı. Kendisi de mezun olalı 6 sene olmuştu. İş aramıyordu. Kendini meşgul etme yollarını çok iyi biliyordu. Sevdiği birkaç aktiviteyi keşfetmişti. Okuyor, yazıyor ve çiziyordu.
Yürüyüşü varacağı noktaya ulaşmasıyla son buldu. Alt katı kafeterya üst katı tamamen ahşap dekore edilmiş kitaplıkları ve masalarıyla tam onun zevkine hitap eden bir kütüphaneydi burası. Üstelik deniz kenarında bir iskeleydi aynı zamanda. Günde birkaç kez iskeleye yanaşan sınırlı sayıda vapuru, yolcuların inip binmelerini, kitabından veya yazısından kafasını kaldırıp izlemeye bayılırdı.
Her zamanki masasına eşyalarını bırakıp sandviçiyle birlikte kafeteryaya indi. Vanilyalı Sütlü Filtre söyleyip kahvaltısını yaptı. Kalabalık mekanlarda her zaman olduğu gibi kulaklığı hep takılıydı.