Benim için yola çıkma vaktiydi. Bunu içimde hissettim ve aniden bilet aldım. Bir tren bileti bu ve tek yön. Aralık’tayız. En sevdiğim ay olur kendileri. Doğduğum ay olması nedenlerinden biri elbette. Bencil biriyim ben. O kadar önemserim ki doğduğum günü. Çok özel hissederim. Ya da hissederdim. Bu ayı sevmemin diğer bir nedeni lapa lapa yağan kar. Yaşadığım yerde genellikle aralıkta başlıyor kar yağışları. Etraf o kadar güzelleşiyor ki… Birden büyülü bir şehre dönüşüyor, bembeyaz ve daha sakin bir şehir. Şimdi ise biraz uzaklaşmak istediğim bir şehir.

Gitmekte olduğum yer trenle yaklaşık 6 saat uzaklıkta. Kalacağım evi ayarladım bile. Daha önce hiç gitmediğim bir şehir olmasını özellikle istiyorum. Yeni keşifler yaşamak için. Bir iki dostum var ve onlara bu durum garip geliyor. Birden ortadan kayboluşlarım yani. Ancak alışmaya başladılar. Henüz hiç telefonum titremedi. Önceden olsa mesajların ardı arkası kesilmiyordu. Bense inatla yanıtlamıyordum. Evet aynı zaman da biraz inatlık var. Eski sevgilim bunu duysa “biraz mı?” derdi. Ancak bu inatlığın da bir sebebi var. Geldiğim yerden haberler almak istemiyorum gittiğim yerde. Sadece almak da değil kendimden haber vermek de istemiyorum. Her şeyimle gitmek istiyorum. Terapistim şu an “Kaçmak istediğin şey nedir sence?” diye sormuştu bile. İlk akla gelen şey bu mu?! Belki de kaçmıyorum, belki de kovalıyorum bir şeyleri. Anları, mevsimleri, farklı kültürleri, insanları arıyorum.
Penceremde muhteşem bir kış mevsimi var. Önümde zihnimdekileri not aldığım defterim, yarıya dahi gelemediğim kitabım var. Bense manzarayla baş başayım. Ağaçlar geriye doğru hızla akarken beni de götürüyorlar geriye. Bazı anılara gidiyorum. Önce kocaman bir çınarın altında yaptığım bir piknik. O andayım. Yanımda hayatımı onunla geçirmek için inanılmaz bir heyecan ve istek duyduğum o adam var. İkimiz için moka potta kahve demliyor. Ara ara başını kaldırıp gözlerimin içine bakıyor, nasıl hissettiğimi anlamaya çalışıyor. Açık sözlü biri, soruyor direkt : “Mutlu musun benimle?”

Başımı aşağı yukarı sallayarak yanıtlıyorum onu. Kahveyi bardaklara döküyor dikkatlice. Ben yapsam kesin yere dökerdim diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Sırtımızı çınara yaslıyoruz, kolunun altına giriyorum. Evet, mutluyum onunla.
Kondüktörün seslenişiyle yeniden trendeki koltuğumda buluyorum kendimi: “Hanımefendi, biletinizi görebilir miyim? ” Bu melankolik tavırları bırakıp kocaman gülümseyerek “Tabii ki.” diyorum.
Düşüncelerime geri dönmek istemiyorum. Kitap okursam daha iyi hissederim. Dolaşırken öylesine girdiğim bir kitapçıdan aldığım bir kitap bu. Aslında pek bana hitap etmiyor. Ama bitirmek için inatlaşıyorum -yine- Popüler kültür kitabı. Beni almaya iten şey neydi peki? O gün moralim inanılmaz bozuktu. İnsanlarla kolay ilişki kuramıyorum. Samimi olduğum birkaç kişi de o ara benimle çatışmaya yemin etmiş gibiydiler. Böyle zamanlarda alışveriş yaptığımı terapide fark ettim. Bir şey alıp kendimi mutlu etmeye çalışıyorum. Öyle kıyafet, ayakkabı, aksesuar değil aldığım şeyler. Kitap, defter, kırtasiye ürünleri.
O gün de piyango bu kitaba vurmuş. Elime alıp arkasını çevirdim. Fazla pozitiflik saçan bir dili var. Farkındalık, biraz çaba ve hop muhteşem şekilde değişim geçiren bir kadın ve onun hayatı. Bu gerçekdışı zırvalamalar peşi sıra gelen hayalperestlik içimi sıkıyor. Yine bir güne gidiyorum. Bir kafede oturuyoruz: suçlanıyorum. Gerçekçi düşünememekle. Duygularımı hayatımın merkezine koymakla suçlanıyorum. Anlayışlı olmamakla, kendimi düşünmekle, olayları doğru algılayamamakla suçlanıyorum. Bu suçlamalar git gide artıyor. Gözlerindeki hayal kırıklığı kalbimi acıtıyor. Beni sevmiyor. Söylediği her cümle benim için bu anlama geliyor. Kafam allak bullak oluyor. Kendimi aptal gibi hissediyorum. Başlarda kendimi savunup duruyorum. İşe yaramak bir yana daha beter oluyor her şey. Kendimi değersiz hissediyorum. Onun dediği şeyleri yapmayı denemeliyim. Çünkü kaybetmek istemiyorum. Çıkmazda hissediyorum. Deniyorum ama olmuyor. Kendi isteklerim dışında bir şey yapmak benim için çok zor. İstediğim şeyi yapmalıyım bu hayatta. Evet, bencilim. Buna o gün ikna oluyorum.
Göremediğim şey tam olarak ne? Bu ilişkiyi bitiren, başlarda olmayan… Beni tanıması mı? Her şeyimi bilmesi, bakış açımı öğrenmesi, düşünme yollarımı anlaması. Bunları sığ bulması kendimi aşağılanmış hissettiriyordu. Bana farklı davranma seçeneği vermiyor oluşu beni ondan uzaklaştırıyordu. Beni hiç tanımayan birine istediğim şekilde kendimi yeniden tanıtabileceğim düşüncesi bir kaçış yolu gibi geliyordu. Onun beni tanıdığını söylediği halimi sevmiyordum. Kendimi mi gösteriyordu bana? Öyle biri miydim gerçekten? Bunu kabullenmek o kadar zordu ki. Çatışmalar artmaya devam etti. Sadece o kafeyle sınırlı kalmadı. Yolda, yemekte, evde… Sonunda beni bırakan da o oldu. Ben bırakamadım, onunla mutlu olduğum anılar buna engeldi nedense.
İstasyona yaklaşıyoruz. Bir yerlere bağlanmak, bir insana bağlanmak eskisi kadar huzurlu hissettirmiyor. Eskisi kadar ne huzurlu hissettiriyor, onu henüz keşfedemedim. Belki de arayışım bunadır.