Çıplak bir anlatım*

·

·

*Çıplak ifadesi burada ‘dürüstçe’, ‘olduğu gibi’ anlamlarını taşımaktadır.

“Yataktan kalkmak hep bu kadar zor muydu?

İçeriden deli gibi seslenen kadının sesi kulaklarımı tırmalarken bunu düşünüyordum. Vücudumun kontrolünü sağlayamıyorum. Bu sesi daha fazla duymamak için şu an kalkmalıyım. Ancak beynim vücudumun diğer bölümleriyle iletişimini koparmış gibi. Bacağımı biraz oynatabilsem… Bunu yapabilmek imkansız geliyor. Zihnimse bir o kadar aktif şu an. Düşüncelerin içinde öylesine kaybolmuşum ki basit motor hareketleri yapacak dermanım yok sanıyorum ki. İçimden annemin bana seslenmeyi ve benden yapamayacağım şeyler istemeyi bırakması için dualar ediyorum. Kabul olmuyor tabii ki.

Kulağa saçma gelebilir ama bazı şeyleri önceden nasıl yapıyordum diye hatırlamaya çalışarak yapmayı deniyorum . Yürümek, sohbet etmek, gülümsemek; nefes almak kadar kolaydı bir zamanlar. Yeniden öyle olması için çaba sarf ediyorum. Bugün bu yataktan kalkmak benim ilk zaferim olacak. Sonra da kapıyı çekip çıkarım. Kararımı verdim. Gidiyorum.

Nereye mi? Evet nereye gidiyorum ki? Tüm yaralarımı birilerinin gidişlerinden almışken… Ben nereye gidebilirim?

“Of saçma sapan felsefe yapma bize ! Ne yarası almışsın ? Böyle olacağını bilmiyor muydun gerçekten ?” demişti yakın bir arkadaşım. Her zamanki kafede, her zamanki masamızda oturuyorduk. O zamanlar hareket etmek hayatımın en olağan şeyi tabii, ben hayata tutunma çabamı anlatıyordum bizim gruba. Gitti beni de bok gibi ortada bıraktı ama ne yapalım, hayat bir öyle bir böyle değil mi zaten? Buna da alışırım, önüme bakarım, diye bıdı bıdı anlatıyordum bir şeyler. Ama darbeyi de yedik en güvendiğimizden, içimde kapanmayacak yaralar var diyordum son olarak. O da az önce söylediğim gibi yanıtladı işte beni. Bir kendime geldim. Yıl 2018’di.

Sonra bir sigara yaktım. Beceriksizce. Çünkü yeni başlamıştım. Klişe hayatlar yaşıyorduk. Olması gereken buymuşçasına sigara yakışım bir o kadar yabancı hissettiriyor kendime ve tiksindiriyordu beni. Her şey istediğimiz gibi gitmez bazen. Bir ressam aylarca üzerinde çalıştığı resmini beğenmez, bir yazar yazmaz artık veya bir bebeği annesi sevmez doğursa bile. Her şey olması gerektiği gibi gitmez. Acı ama tecrübeyle sabit. Toz pembe bakmayı bırak artık, diyordum sık sık kendime. Olması gereken diye kodladığım neydi ki?

Mucizevi bir şey oluyor; beynimdeki sinyaller üşenmeyip ayaklarıma kadar ulaşmış olmalılar ve bu kez söz dinliyorlar. Sonunda doğruluyorum yataktan. Şöyle bir etrafıma bakıyorum; öylece çıkartılıp koltuğa yığılmış kıyafetler, masanın üzerinde üst üste dizilmiş yarım bırakılmış kitaplar ve kendi evime taşınınca kullanacağımı hayal ettiğim koliler içinde malzemeler…

İnsan kendi hayatına başlamanın kıyısından döndüğünde, vücudu bile isyan ediyor demek ki. Hayatının kontrolünü kaybetmiş, belki de hiç kazanamamış birinin vücuduna her gün kalk, giyin, ye, duş al diye emirler yağdırması saçmalık belli ki!

Tam şu an her şey bitse, buraya kadarmış desem. Ne kadar mutlu olurdum diye düşünüyorum bir duvar dolusu koliyi izlerken. “

Yazıyı burada sonlandırıyorum. Hiçbir yere bağlanmamış hikayeler de vardır. Planda, bu kişinin içsel çatışmalarıyla odanın içerisinde dolaşarak yüzleşmesi ve yaşadığı birkaç güzel anıya ufak flashback’ler yapmasını okuyacaktınız. Belki bazı anısı olan eşyaya bakıp hüzünlenecekti belki de hayallerini anlatıp nelerden vazgeçtiğinin muhasebesini yapacaktı tekrar tekrar. Ama yazı neyse ki burada bitiyor. Size tavsiyem artık bu iç karartıcı yazıları okumayı bırakmanızdır. Şu an burada biten hikayenin kahramanı o odadan çıktı. O eşyalardan kurtuldu. Hayatında ne yapmak istediğini buldu. Ve bunun kıyısından döndüğü şeyle alakası bile yoktu. Şimdilik bunları bilmeniz yeterlidir. Anhedoni ve Apati sarmalından nasıl bu noktaya geldiğini bu yazıyı devam ettirseydim acı ve kederle yoğunlaştırılıp aktarılmış karamsar cümlelerimi okuyarak öğrenebilirdiniz. Ama yazı neyse ki burada bitiyor.


Yorum bırakın