Acı

·

·

Bazen sinir bozucu şekilde sakin hissediyordu. Sakinliği dışarıdan bakıldığında bile sinir bozucu görünüyordu. İçinde neler olup bittiğini anlatması çok zordu. Bu yüzden anlatmamıştı da zaten. Anlatmamıştı çünkü anlamayacaklardı. Sıradan bir bitişe benzetilsin istemiyordu. Kesinlikle sıradan bir bitiş değildi bu. Bir mobilya, bir buzdolabı meselesi değildi tüm hayatlarını alt üst eden. Bunu ikisi de biliyordu. Ama insanlar anlamayacaklardı. Hatta o sığ zihinleriyle eleştirilerde, yargılarda bulunacaklardı. Bunu kaldıramazdı. Çünkü çok zor almıştı bu kararı.
Kendi kendine, “Tamam,” demişti, “olan oldu. Olması gereken buydu.” İçinden Sonunda yaptın, aferin kızım sana, diyerek kendini cesaretlendirmiş ve o kararı vermişti. Belki de yıllar önce verilmesi gereken bir karardı bu. Çok zor olmuştu; canından can gittiğini söylese abartmış sayılır mıydı, kendi de bilmiyordu.

“Sen canımın kendisisin.”

“Neşemsin.”

“Sen bırakılmayı hak ediyorsun.

-Normal biri olsa bırakırdı seni.

Ben normal olsam, başkasını bulurum derdim. Ama sana bağlandım zamanında

Beraber büyüdük. Beni bugün rahat bırak sadece.”

“Benim yanımda olmadığın her an mafoluyorum.”

“Sen benim canımın içindesin.”

“Yok merhamet, sende yok çünkü. Aylardır salak yerine konuyorum.”

Yıldızladığı mesajlardan sadece birkaçı, geriye koca bir boşluk kalmıştı.

Sadece yazmak vardı o boşluğun içinde. Yanında taşıdığı minik defteri ilk zamanlar her an elindeydi. Metro beklerken bile yazıyordu. Sadece yazıyor, bazen aynı cümleleri tekrar tekrar kağıda döküyordu.

Olsun istemişlerdi çok, olsun diye çabalamışlardı. Hatta o, gerçekten olacak sanmıştı. Neredeyse hazırdı her şey. Şimdi bütün bunlara bakıp kendi kendine fısıldıyordu: Ne kadar aptalım.

Olacak gibi olmuştu ama olmamıştı. Nerdeyse her şey hazırdı ama pürüzler çıkıyordu. Bunu bir işaret olarak almamıştı, kolaylıkla ilerlemiyordu birçok şey. Hep bir sorun oluyor, görmezden geliniyordu. Bunu bir işaret olarak almalı mıydı? O zamanlar almamıştı işte.

Hala bazen ona bir şeyler yazmayı unutmuş gibi hissediyordu. Eve gelmiş ama vardığını haber vermeyi unutmuş, merak etmiştir beni diye düşünürken yakalıyordu kendini.

Ağlamak artık çok zordu. Sulu göz, duygusal bir kadındı hep. Durduk yere ağlamaları çoktu. Şimdi ağlayamıyordu. Biraz içini boşaltır gibi olduğunda sol kulağında müthiş bir çınlama oluyordu. Eliyle kulağını kapatarak ağlamayı deniyordu.

Bir akşam gerçekten başardı. Evde kimse yoktu. İçinden geldiği gibi bıraktı göz yaşlarını, hayatında ilk kez bağıra bağıra ağlamıştı. Kendi acısının ağırlığını ilk kez bu kadar derinden yaşamıştı, kendi de şaşkınlık içindeydi. Korkmuştu da kendinden. Çünkü iyileştiğini sanıyordu. Gün içinde her şey normal devam ediyordu oysa.

Birkaç gün sonra bu normallik, bu sinir bozucu sessizlik hali sarpa sarmaya başladı. Yeterince içini dökememişti belki de, yeterince sağaltım yapamamıştı kendine. Bir yerden patlak verecekti. Bir haftadır da sağ kulak arkası ağrıyordu. Vapur seyahati de yapmıştı, rüzgardan da etkilenmişti. Hayatının da stresli bir dönemindeydi… Doktora böyle anlatmıştı. Doktor da “evet, rüzgar ve stres yüz felcine sebep olabiliyor. Merak etme, geçici bir durum. Yine de bir MR isteyelim” demişti.

Hayatının en zor döneminde miydi? Her şey neden üst üste geliyordu. Aynaya bakınca ciddi bir farklılık görünmüyordu ama gözlerini kırparken biri diğerinden daha yavaş hareket ediyordu. Hatta günler geçtikçe bir göz kapağı hiç kapanmamaya başlamıştı. Dişlerini fırçalarken dudağının sağ tarafından macun akıyordu çünkü tam olarak kontrol edemiyordu ağzını.
Berbat bir şeydi. Kendine kızdı. Değer miydi? Kendi sağlığını kaybetmene! Değdi mi?

Gerizekalı.

İnsanların yüzüne bakıp kendisine acıdıklarını görebiliyordu. Aynaya baktığında, o da kendisine acıyordu. Şöyle dediler, “beden öyle bir şey ki ruhundaki acıyı bir şekilde atmanı sağlıyor.” “İyi oldu, şimdi iyileşmeye başlayacaksın.” ” stresten hep, normal”

Böyle hayal etmemişti işte. Bu çok büyük bir dersti. Sonunda öğrendi. Sonunda anladı. Sonunda mahvoldu. Ama sonunda anladı.

Yorum bırakın